| Cansız Maddelerin Hayat Oluşturabileceği Gerçeği |
|
| Şafak Mert tarafından yazıldı |
| Perşembe, 28 Ağustos 2008 23:18 |
|
Canlıların Cansızlardan Oluşması
Yapıtaşları Her Yerde! Canlıların yapısındaki maddelerin çok farklı olduğunun ve bu maddelerin cansız süreçler tarafından üretilemeyeceğinin düşünüldüğü dönemlerin üzerinden çok uzun yıllar geçti. Ülkemiz gibi bilim ve teknolojide geri kalmış ülkelerde, anlaşılmaz bir şekilde “başarısız bir canlı üretme çabası” olarak lanse edilen ünlü Miller-Urey deneyi, “tam bir başarıya ulaşarak” insanlığa canlıların yapısını oluşturan moleküllerin cansız süreçler sonucunda da üretilebildiği gerçeğini gösterdi (şekil.1 / ref.7). Fakat çok daha şaşırtıcı olan gerçek, uzay çağının başlamasıyla ortaya çıktı. Yine bizim gibi modern bilim ortamının uzağında kalan ülkelerde bilinmese de uzaydaki pek çok gezegenin ve uydularının yüzeyinde ve hatta son derece küçük meteorit ve kuyruklu yıldızlarda bile önemli miktarlarda organik bileşik bulunmaktadır (Şekil.2 / ref.1). Dahası uzaydaki pek çok bulutsunun içeriğinde de toplam kütlesi inanılmaz miktarlara ulaşacak şekilde organik bileşik bulunduğu tespit edilmiştir. Bu organik bileşikler içerisinde yeryüzünde yaşamı oluşturan bileşiklerin hemen her türü bulunurken dünyada çok az veya hiç bulunmayan reaktif organik bileşikler de tespit edilmektedir. Bu reaktif organik bileşikler, daha karmaşık yapılı diğer moleküllerin abiyotik (cansız) süreçlerce oluşmasında son derece önemli bir rol oynarlar. Bu çalışmalar son zamanlarda çok daha yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki uzayın yaşamla ilgili koşulların olamayacağı konusunda hemen herkesin hem fikir olduğu bölgelerinde bile yaşamın temel molekülleri ve bildiğimiz yaşam için gerekli olan bileşiklerin bulunduğu ortamlar gözlüyoruz. Sadece Mars gibi bir zamanlar ciddi miktarda su bulundurmuş olan (şekil.3a ve b / ref.3, 4, 9) gezegenlerden bahsetmekten öte şu anda bu özellikleri bulunduran yerler var! Örneğin Satürn’ün uydusu Enceladus -200 °C’lik yüzey sıcaklığıyla sıvı suyun varlığı için pek de ciddi bir aday değildi ancak Cassini uzay aracından alınan görüntüler daha başka bir hikâye anlatıyor. Uydunun güney kutbundaki gayzerlerden içinde organik maddeler bulunan su fışkırıyor ve uzaya yayılıyor (şekil.4a ve b / ref.12, 13). Bir diğer örnek de yine Satürn’ün uydusu olan Titan’dan. Merkür gezegeninden bile büyük olan bu uyduda bulunan organik maddelerin toplam miktarı dünyanın tüm petrol rezervlerinden fazladır (şekil.5a ve b). Dünyadaki petrolün kaynağının canlılar olduğunu biliyoruz ancak Titan’da en azından bildiğimiz anlamda yaşam yok. Tüm bunlardan açıkça ortaya çıkan sonuç canlıların yapısını oluşturan bileşiklerin zannedildiği gibi özel olmayıp hem cansız süreçlerle üretilebildikleri hem de evrende tahminlerimizin çok ötesinde bir bollukta olduklarıdır. Günümüzde bu tür bileşikleri büyük miktarlarda üreten temel sürecin uzaydaki silikat tanecikleri üzerindeki soğuk ham maddenin (CO2, H2O, NH3, CH4, CO, N2 gibi) kozmik ışınların etkisiyle organik bileşiklere dönüşmesi olduğu bilinmektedir. Ayrıca güneş sisteminin oluşumu sırasında içerdiği ham maddeyi incelemek için bazı meteoritlerin üzerine yüksek hızlarla çarptırılan uzay araçlarının çıkardıkları maddelerin incelenmesi gibi inanılmaz deneyler de yapılmıştır (şekil.6). Bu sayede uzayın soğuğunda oluştukları günden beri adeta derin dondurucuda korunmuş durumdaki ilkin maddenin özellikleri ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak bugün ulaştığımız bu noktadaki bilgilerimiz gayet sağlamdır. Canlı Hücrenin Yapısı ve Yapıtaşlarından Oluşması Bir sonraki soru bu bileşiklerden yaşamın ortaya çıkmasının mümkün olup olmadığıdır. Bunun için ilk olarak canlı bir hücrenin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Canlı bir hücre çevresinden kısmen yalıtılmış, yarı kapalı bir sistemdir. Bu nedenle hücre zarı yaşam için olmazsa olmazdır. Bir diğer olmazsa olmaz olgu metabolizmadır. Canlıların vücudundaki kimyasal reaksiyonlar yaşamla ilgili tüm süreçler için gerekli kimyasal değişimlerin gerçekleşmesini içerir ve biyolojik katalizörler olan enzimler tarafından gerçekleştirilir. Pek çok atomdan oluşmuş olan enzim molekülü etkileyeceği molekül veya moleküller ile geçici bağlar kurar ve kimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinden sonra oluşan moleküller serbest kalır. Tüm bu kimyasal süreçler metabolizma diye anılır. Son olarak canlıların içerdikleri kalıtsal bilgiyi taşıyan moleküllerden söz etmek gerekir. Bunlar polimer (zincir) yapılı devasa moleküllerdir. DNA ve RNA isimli bu moleküller uzun zincir gibi yapılarıyla canlıların içerdikleri bilgiyi zincirlerinin halkalarındaki farklılıklar ile depolar. Tüm bu yapıları oluşturan kimyasal yapıtaşları yukarıda anlatıldığı şekilde doğada hazırdır. Ancak ilk yaşayan hücre tüm bu yapıtaşlarından nasıl organize olmuştur? Bu sorunun çözümünde zannedildiği gibi olanaksızın nasıl olduğunu anlama çabası yoktur. Tüm bu olanaksızlık hikâyelerine karşın gerçekte bilimin karşılaştığı asıl sıkıntı olabilecek pek çok mekanizmadan hangisinin ilk canlı hücrenin kökenini oluşturduğunu anlayabilmektir. Mevcut gözlem ve deneylerden elde edilen bilgiler ışığında hücre zarı, metabolizma ve DNA ile RNA’nın kökenine ilişkin bilgilerimiz şöyledir. Hücre Zarı: Hücre zarı fosfolipit adı verilen moleküllerden oluşur. Bu moleküller amfipatiktirler. Yani bir uçları suda çözünebilir, diğer uçları ise yağda çözünebilir özelliktedir. Bu nedenle bu tür yağ molekülleri sulu ortamda çalkalandıklarında yağ uçları birbirlerine bakan, su sever uçları ise içerideki ve dışarıdaki sulu ortama bakan küreler oluşturacak şekilde organize olurlar (şekil.7). Bunlara lipozom (şekil.8) denir ve tüm canlı hücrelerde bulunan hücre zarları bu temel yapının içerisine proteinlerin gömülmesi ile oluşmuşlardır (şekil.9). Aslında lipozomlar hücre zarları ile aynı olan yapıları nedeniyle ilaç ve kozmetik sektöründe kullanım alanı bile bulmuşlardır. Suda çözünmediği için ciltten doğruca alınamayacak pek çok malzeme lipozomların içerisinde hücre zarları ile etkileşime girecek şekilde hazırlanarak vücuda verilmektedir. Enzimler ve Metabolizma: Yapılan çalışmalar göstermiştir ki canlıların kullandıkları ortak ve canlılık için temel bazı kataliz reaksiyonları ilginç bir şekilde cansız doğada gerçekleşebilmektedir. Örneğin canlılık için son derece önemli olan pek çok kimyasal reaksiyonda kullanılan enzimlerin merkezinde demir kükürt (Fe-S) çekirdeği denilen bir yapı bulunur (Şekil.10). Bu yapı doğada basit pirit kristalleri halinde vardır. Ortam pH’sı uygun olduğunda (örneğin okyanus tabanı gibi yerlerde) pirit kristalleri üzerinde asetil grubu sentezi reaksiyonları gerçekleşmektedir (şekil.11). Bu Fe-S çekirdekleri pek çok farklı enzimin reaksiyon merkezinde bulunmaktadır. Görünen odur ki canlılar çevrelerinde bulunan maddelerden oluşurken tam da evrimsel değişimin mantığından beklendiği gibi sadece var olanın daha iyi modifikasyonları üzerinden gelişmişlerdir. Zira protein kısımları bu Fe-S çekirdeklerine daha yüksek bir özgüllük ve hız katacak şekilde işlev kazandırırken temel reaksiyon katalizörü olan Fe-S çekirdeği doğada zaten bulunmaktadır. Dahası bu reaksiyon merkezleri ufak moleküler modifikasyonlarla pek çok farklı enzimde kullanılmaktadır. Aslında aynı olgu aktif merkezlerinde nikel ve magnezyum içeren enzimler için de geçerlidir. Hatta “hem” grubu gibi karmaşık gruplar içeren pek çok enzim ve hemoglobin gibi işlevsel protein için de aynı durum söz konusudur. Durumu netleştirecek son bilgi “hem” grubu gibi karmaşık yapılı bileşiklerin uzayda tespit edilmiş olduğunu belirtmekle verilebilir. Bu tür bileşik ve bunlardan evrimleşen enzimlerin kendiliğinden var olamayacağı iddiasının kaynağı ise belirsizdir. DNA ve RNA: Polimer
yani zincir yapılı bileşikler daha küçük yapı taşlarının birleşmesiyle
oluşurlar. Ancak bu birleştirme işlemi yüksek sıcaklıkta yapılırsa
oluşan polimerler zarar görür ve işlevsiz kalır. Ayrıca böyle bir
durumda düzensiz yapılı polimerler oluşur. Bu nedenlerle organik
polimerlerin kökeni hakkındaki tartışmaların tarihi son derece uzundur.
Fakat bu konu da artık büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuş durumdadır.
İlk olarak Louis Pasteur tarafından gözlenen optik izomeri olgusu
çözümde anahtar bir rol oynamaktadır. Pasteur mikroskop altında
incelediği pek çok organik ve inorganik bileşiğin kristallerinin sağa
ve sola simetrik olmak üzere iki farklı yönelimi olduğunu fark etti
(sekil.12). Canlıların yapısını oluşturan organik moleküller birbirleri
ile yüzeyleri aracılığıyla etkileşim kurdukları için bu tür şekli
özelliklerinin birbirlerine uygun olması gerekir. Ancak bundan fazlası da var. İlginç şekilde canlıların bünyesindeki organik bileşikler sınıfları hemen her zaman belirli bir optik yönelime sahiptir. Öyle ki proteinlerdeki amino asitler hep “L” izomeri, glikoz ise hep “D” izomeri halinde bulunur. Yeni yeni anlaşılmaktadır ki, biyolojik polimerler büyük olasılıkla inorganik kristallerin yüzeyinde polimerleşmişlerdir. Böylece üzerinde polimerleştiği kristal sağa simetrikse sağa, üzerinde polimerleştiği kristal sola simetrikse sola simetrik olmaktadırlar (sekil.13). Çok çok daha ilginç bir veri ise DNA ve RNA’nın yapısını oluşturan azotlu organik bazların, doğada yaygın olarak bulunan grafit kristallerinin üzerinde kendiliğinden DNA’daki gibi karşılıklı bir konum alarak hidrojen bağları kurduklarının gözlenmiş olmasıdır (şekil.14). Kristal ve inorganik polimerlerin yüzeyinde polimerleşme olgusu mevcut biyolojik makromoleküllerden çok daha fazla çeşitte polimer üretebilecek potansiyele sahiptir. Bu nedenle artık sorun mevcut moleküllerin hangi özellikleri nedeniyle doğal seçilim tarafından seçildiklerini ortaya koyabilmek ve polimerleşme olayının gerçekleşebileceği yollardan hangisi aracılığı ile olduğunu ortaya çıkarabilmektir. Tüm Bu Bilgilerin Işığında Yer Yüzünde Yaşamın Kökeni Organik bileşiklerin, hücre zarının, metabolizmanın ve kalıtsal bilgi taşıyıcısı moleküllerin kökeni hakkındaki bilgilerimiz yeterli olsa da tüm bu bileşenlerin hangi koşullarda yan yana gelmiş olduklarının da ortaya konulması gerekmektedir. Bu konuda da ciddi bilgi birikimi bulunmaktadır. Okyanus tabanları organik üretimin çok düşük olması nedeniyle biyolojik açıdan çöl olarak kabul edilen bölgelerdir. Bu tür bölgelerde gözlenen çok zengin yaşam ortamlarını araştıran biyolog ve jeologlar çok ilginç bazı gözlemlerde bulunmuşlardır. Okyanus tabanındaki volkanik bölgelerden çıkan indirgen özellikteki, sıcak ve asitli su akımları çevresinde çok geniş ve zengin yaşam alanları bulunmaktadır (şekil.15). Buradaki koşullar bildiğimiz canlıların hemen tamamı için son derece öldürücüdür. Buralarda yaşan organizmalar pek çok zehirli bileşiği oksitleyerek yaşamlarını sürdürecekleri enerjiyi elde ederler. Onları tüketen diğer canlıların da bölgede bulunmaları ile bu volkanik bacaların etrafı bir vahaya dönüşür. Bu tür volkanik bacalar büyük ihtimalle dünyadaki ilk yaşayan hücrenin oluştuğu yerlerdir. Enerji kaynağından ham maddeye, sıcak suyun soğuk suyla karıştığı yerde oluşan gözenekli inorganik kristaller içeren bacalarıyla yaşamı oluşturabilecek hemen tüm bileşenler bir aradadır (şekil.16). Sonuç Birbirinden bağımsız kaynaklardan gelip aynı noktayı işaret eden kanıtlar tüm bilimsel çalışmalarda son derece önemlidir. Yaşamın cansızlardan ortaya çıkışı ile ilgili konular söz konusu olduğunda bu durumun en zengin örnekleri görülür. Örneğin okyanus tabanı termal baca ekosistemlerinin temel bileşeni olan arkebakterilerin genetik yapılarının incelenmesi bu canlıların yaşam ağacının en eski dallarından biri olduğunu ve biz ökaryotların en uzak akrabaları olduklarını ortaya koymuştur (şekil.17). Sözün özü, o kadar çok olası yol ve o kadar yüksek meydana gelme ihtimalleri vardır ki araştırılan asıl sorun yaşamın ortaya çıkışı değil hangi yolla ortaya çıktığıdır. Bu konudaki araştırmalar elbette ki devam edecektir ancak burada asıl önemli olan konu bu araştırmaların bize neler getireceğini öngörebilmektir. Canlılığın ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını araştırmak önümüzdeki çağı şekillendirecek önemli bir bilimsel araştırma alanıdır. Bu alanın devamı olacak şekilde yapay yaşam çalışmalarının artık kurgu olmaktan çıkıp uygulamaya geçtiği ve bilim toplumlarında geniş kitlelerin bu konuda takınılması gereken tavırlarla ilgili kural belirlemeye çalıştığı günümüzde kişisel inanış ve düşüncelerden menkul biçimde türemiş olan bilim düşmanı görüşlerin amacı sorgulanmalıdır. Bu görüşleri ortaya koyanlar çoğunlukla iyi yaşam koşullarına sahipken yine çoğunlukla gelişmiş(!) ülkelerden destek almaktadırlar. Bu ahlaksızca tuzağın ağına yakalanmış insanlarımıza bilimsel gerçekleri aktarmak tüm bilim dünyasının öncelikli görevlerindendir. --------------------------------------------------------------- Şekiller-------------------------------------------------------- --------------------------------------------------------------- Şekil.1 - Miller-Urey Deneyi: Miller-Urey deneyi 1953 yılında Stanley L. Miller ve Harold C. Urey tarafından Chicago Üniversitesi'nde yapıldı. Bu deneydeki amaç yapıldığı
zamanda bilindiği kadarıyla ilkin dünya koşullarını simüle ederek o
koşullarda neler oluşabileceğini araştırmaktı. Deney tüm dünyada şok
etkisi yaratacak şekilde basit moleküllerden organik bileşiklerin
kendiliğinden oluşmasıyla sonuçlandı. Devam eden kapsamlı çalışmalar
sayesinde artık bugün canlıları oluşturan moleküllerin özel olmadıkları
biliniyor. Şekil.2 - Murchison Meteoriti : 28 Eylül 1969'da Avustralya'nın Murchison bölgesine bir meteor düştü. Sadece 100kg kadar toplanabilmesine rağmen yapılan analizler amino asitlerce çok zengin olduğunu gösterdi. 19'u Dünya'da da bulunan 90'ın üzerinde amino asit içeriyordu. Resimde Murchison meteoritinden bir parça ve bu parçadan incelenmek üzere alınmış parçalar (deney tüpü içerisinde) görülmektedir. -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.3a ve b - Mars'ta Su: Yapılan ayrıntılı gözlemler bir zamanlar Mars'ta ciddi miktarlarda sıvı
su olduğunu ve bugün de önemli miktarda su bulunduğunu ortaya koymuş
bulunuyor. İlk resimde Mars yüzeyinde oluşmuş tortul kayalar
ikincisinde ise yakın zamanda (24 Nisan - 26 Ağustos 2005 arasında)
gerçekleşmiş bir su akışına ilişkin veriler görülüyor.
Şekil.4a ve b - Enceladus: Satürn gezegeninin 60'ı aşkın uydusundan birisi olan Enceladus, Cassini
uzay aracının yaptığı araştırmaların hayret verici sonuçları ortaya
çıkmadan önce sadece güneş sistemindeki en yüksek yansıtıcılık
özelliğine sahip uydu olarak ün sahibiydi. Şimdi ise hemen herkesin
gözü Enceladus'ün üzerinde. İlk resim Güney Kutup Bölgesi'ndeki
gayzerlerden fışkıran suyu ikincisi ise suyun yapısındaki organik
bileşiklere ilişkin uzay aracı araştırmalarını gösteriyor. ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.5a ve b - Titan'daki Organik Madde Gölleri: Satürn gezegeninin 60'ı aşkın uydusundan birisi olan ve güneş
sistemindeki en büyük ikinci uydu olan Titan'ın yüzeyinde tamamı
hidrokarbonlardan oluşmuş göller var. Şekillerden ilki yüzeydeki bir
gölü ikincisi ise göllerden birini ABD-Kanada arasındaki Superior gölü
ile karşılaştırıyor. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.6 - Tempel kuyruklu yıldızına saldırı(!): "Deep Impact" isimli uzay aracı, "Tempel 1" kuyruklu yıldızına 4
Temmuz 2005 tarihinde (05:52 GMT) 820-pound (371-kilogram)
ağırlığındaki bir probun saniyede 60km gibi çok yüksek bir hızla
çarptırılması ile ortaya çıkan maddeleri inceledi. Ortaya çıkan
sonuçlardan belki de en hayret verici olanı böyle küçük bir cisim
üzerinde kil gibi karmaşık yapılı bileşiklerin bulunmuş olmasıdır. Bu
bulgu dünyanın oluştuğu dönemde gerçekten de tahmin edildiği gibi
karmaşık yapılı organik ve inorganik molekülerin bulunduğunu
ispatlamıştır. Şekilde uzay arcının fırlatılışından çarpışma anına ve
sonrasına kadar olan bir dizi görüntü yer almaktadır. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.7 - Çift Tabakalı Fosfolipit Zar: Bu resimde fosfolipit moleküllerinin suyu seven uçları kırmızı ile yağ yapılı kuyrukları ise sarı ile gösterilmiştir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.8 - Lipozomlar: Her ne kadar mikroskop altındaki görüntüleri canlı hücrelere benzese de
burada görülenler sadece "Lipozomlar". Bu yapıların oluşumu metinde
açıklanmış ve şekil.7'de gösterilmiş olan fiziksel süreçlere
dayanmaktadır. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.9 - Günümüzde Hücre Zarı Yapısı: Günümüzün canlı hücrelerinde çift tabakalı lipit zarların içerisine gömülü protein molekülleri vardır. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.10 - Pek Çok Enzimin Yapısında Bulunan Fe-S Çekirdeği: ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.11 - Cansız Ortam Koşullarında Asetil Grubu Oluşumu: Asetil grubu gibi yaşamın en temel bileşenlerinden birinin cansız koşullarda üretilebiliyor olması aslında yaşamın temel
biyokimyasal süreçlerinin doğada yaygın kimyasal dönüşümler olması
nedeniyle canlılarda da yaygın olduğu görüşünü destekler niteliktedir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.12 - Optik İzomeri: Optikçe aktif olmak, birbiri ile karşılıklı eşleşen ve fakat birbiri
üzerine çakışmayan yani aynı olmayan iki farklı biçimi olan moleküller
için kullanılan bir teknik terimdir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.13 - Organik Bileşiklerin İnorganik Polimer ve Kristal Yüzeylerde Polimerleşmesi: Pek çok organik bileşik çeşitli inorganik kristallerin ve polimerlerin yüzeyinde polimerleşebilmektedir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.14 - Grafit Gibi Yaygın Bulunan İnorganik Maddelerin Yüzeylerinde Organik Moleküllerin Organize Oluşu: Pek
çok organik molekül çeşitli inorganik moleküllerle girdikleri
etkileşimler nedeniyle kendiliğinden organize olurlar. Bu olgu yaşamın
ortaya çıkışında çok önemli bir rol oynamış olabilir. Bu tür
etkileşimler DNA'daki bazların doğru yerleşimi gibi son derece hassas
işler için bile çok verimli süreçlerdir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.15 - Okyanus Tabanındaki Termal Bacalar: Bu tür alanlar adeta çölün ortasında bir vaha gibidir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.16 - Okyanus Tabanındaki Termal Bacaların İlkin Yaşamı Destekleyici Özellikleri: Okyanus
tabanındaki termal bacalar her açıdan yaşamın ortaya çıkışını
destekleyecek niteliktedirler. Hem volkanik bölgelerden gelen ham madde
ve indirgen bileşiklerce zengin, hem de kristal yüzeylerin ve
mikroskopik odacıkların bulunduğu gözenekli yapıları ile ilk kataliz
reaksiyonlarının gerçekleştiği ve hücresel bileşenlerin korunduğu
bölgelerdir. Tüm bu gerçekler ışığında Jüpiter ve Satürn'ün bazı
uydularındaki ortamlar bile artık yaşam araştırmalarının dahiline
girmiştir. Özellikle Jüpiterin uydusu Europa'nın kabuğunun altında
bulunduğu kesinleşen tuzlu okyanus bu tür oluşumlar için elverişli bir
bölge olarak görülmektedir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Şekil.17 - Yaşam Ağacı Arkebakteriler: Aşağıdaki yaşam ağacı gibi moleküler çalışmalardan elde edilen veriler teoriyle uyum sağlayacak şekilde ve tam da tahmin edildiği gibi okyanus tabanı ekosistemine benzer koşullar içeren bir ortak ataya işaret etmektedir. Ayrıca bu sonuçlar arkebakterilerle ökaryotların, gerçek bakterilere kıyasla daha yakın akraba olduklarına ilişkin daha önceki çalışmalarla da uyumludur. REFERANSLAR: 1. http://en.wikipedia.org/wiki/Murchison_meteorite 2. http://en.wikipedia.org/wiki/Miller-Urey_experiment 3. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/?IDNumber=PIA10209 4. http://www.nasa.gov/mission_pages/mars/images/pia09027.html 5. Benner, S. A., and Sismour, A. M., "Synthetic Biology". Nature Rev. Genet. 6, 533-543 (July 2005) 6. Holmes, E. C., "On being the right size". Nature Genet. 37(9), 923-924 (September 2005) 7. Miller, S.L. Science 117, 528 (1953). 8. Heckl, Wolfgang M. "Molecular Self-Assembly and the Origin of Life" 9. http://www.nasa.gov/mission_pages/mars/news/mgs-20061206.html 10. Koonin, E. V. and Martin, W. "On the origin of genomes and cells within inorganic compartments". Trends Genet. 21(12), 647-654 (December 2005) 11. Miller, G. "Organic 'Cells' Form in Space". Science 2 February 2001 12. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA09761 13. http://photojournal.jpl.nasa.gov/catalog/PIA10356 14.
Martin, W. and Russell, M. J., "On the origins of cells: a hypothesis
for the evolutionary transitions from abiotic geochemistry to
chemoautotrophih prokaryotes and from prokaryotes to nucleated cells".
Phil. Trans. R. Soc. Lond. B (2002) 15. Deamer, D.W. "The first living systems: a bioenergetic perspective". Microbiol.
Mol. Biol. Rev. 1997 61: 239-261 |
| Son Güncelleme ( Pazar, 05 Nisan 2009 23:40 ) |
GERCEGI BULMADA BILIM TEMEL ESASMIDIR?
Gercegi bulmak icin bilimden yararlanmak mutlakmidir? eger oyleyse yukardaki esaslara uymayan hicbirsey gercek olamaz, mesela ruh gercekmidir? Varmidir? Bilimsel yontemlerle ispatlanmasi imkansiz gorunuyor en azindan simdilik bu durumda ruh yoktur denebilirmi? Acaba gercekligi bulmada bilim tek arac olmayabilirmi ? kuskusuz oyle zira yukardaki bilimin yontemlerini bir cerceve olarak Kabul edecek olursak bu cercevenin icindekileri gercek disindakileri gercek olmayan Kabul etmek gerekir oysaki bu yontemleride kendimiz belirliyoruz buda objektif olmamak demektir.
Simdi bazi orneklemelerle bu anlayisdaki bilimin dusundugumuzden cok daha dar kapsamli oldugunu ve gercekligi bulmada bize her zaman yardimci olmadigi gostermek istiyorum.
Temel olarak evrende hersey ya bir Tanri (yaratici) tarafindan yaratildi yada ateistlerin dedigi gibi hersey kendiliginden zaten vardi.
Eger hersey kendiliginden var ise evrendeki her elementin hatta her atomun hatta her proton, notron ve elektronlarin evrende kontrolsuz olarak var olmalari gerekir ve hatta bu atomlarin birbirleriyle anlamli bir bag kurma zorunluluklari olmamasi gerekir mesela h2o sudur her bir hidrojen rastgele 2 oksijenle carpismasinda anlamli bir yapi yani suyu olurturmak gibi bir zorunluluklari olmamasi gerekir cunki temelde bunlar evrende basi bos kendiliginden var oldugu atesitler tarafindan soylenen varliklardir bu durumda kimya biliminin olmamasida gerekir zira…
Bilimin yonltemlerinden test edilebilirligi dusunursek her h2o sudur diyemeyiz cunki su olan h2o lar test ettigimiz h2o lardir oysaki en cok n kadar deneme yapabiliriz ve her zaman icin bir n+1 inci bir deneme gerceklesmemis demektir bu durumda n+1 inci h2o nun su olacagini bilmedigimiz halde su olacak dememiz bilimin test edilebilirlik yontemiyle celisir. Bu durum bize anlamli bir bilim insaa etme imkani vermez ancak insaa edilmis temelde evrende belli bir duzenin oldugu INANCI uzerinde bir bilim var buda bize bilimin temelinin inanc oldugunu cok net ve acik bir sekilde gostermektedir.
Evrende (dogada) duzen varmi? Varsa bu kendi kendine olabilirmi?
Esasen duzen demek manupule etmek yada edilmek demektir manupulasyon bir baska soyleyisle kontrol demektir manupulasyon kendi kendine olamaz yada manupulasyon varsa mutlaka manupule eden olmasi zaruridir,
en önemli sebebi bir kavram kargaşası var. şu sorulara cevap bulmakta zorlanıyoruz.
1.gelinen noktada evrim bir hipotez mi? teori mi? kanun mu? önce bunun adını bir koymak gerekiyor bence. bir kısım diyorki bu bir safsata diğer kısım da hayır bu bilim. tamam bu bilim olsun ama hangi evresi? ondan sonra doğruyu bulmaya çalışalım.
2. yaratılışa inanan birisi için evrim diye birşey yok mu? tamamen red etmek mi gerekiyor. veya evrim diyen birisi için Yaratıcı işin neresinde. hiç bir fonksiyonu yok mu?
3. bilindiği gibi yaratılışa inanan ile evrim olduğuna inanan kesimin kaynakları birbirinden farklı. bizim bu kaynaklara bakışımıza göre düşüncelerimizde değişiyor. bizim için hangi kaynak neyi ifade ediyor? biraz daha açmak gerekirse bir tarafta Kuran-ı kerim var , bir tarafta da Darwin ve sonrasında yapılan bilimsel çalışmalar var. her ikisi hakkında da kendi kulvarında bilimsel çalışmalar yapılıyor ve doğru olduğuna inanılıyor. bu noktada iş bence çıkmaz sokaga giriliyor. ben hangisini kabul edeceğim. yani ben birisini tercih ettiğim zaman diğeri otomatikman red olunuyor. bence burada her iki kesim de bir araya gelip ortak nokta tesbit etmesi gerekiyor.
4.yine bilindiği gibi bilim dalları ayrı olsada birbiri ile iç içe. mesela biyoloji içerisinde fizik kimya matematik vs. bir çok bilim dalı var. mesela psikoloji ile biyoloji iç içe. bu örnekleri çoğaltmak mümkün. bir insanı ele aldığımız zaman insanın tek bir biyolojik tarafı yok. psikolojiye bakan, sosyolojiye bakan vb. tarafları var. bunların da çelişmemesi gerekiyor. yani bir biyolog bir canlıyı özellikle de insanı biyoljik varlık olarak görmesi yanlış. insanın biyolog biyolojik fonksiyonlarını incelerken psikoloji , sosyoloji diğer yönlerini inceler. her iki alanda birbiri ile çekişmemesi gerektiği gibi birbirlerin sorularına da cevap verebilmesi gerekir. o yüzden bu konuda da ortaklaşa çalışmalar yapılmalı ve ortak bir nokta da birleşilmelidir.
5. bir de tartışmalarda yaşanan en büyük yanlışlık sorulan sorulara soruyla karşılık vermek. bu insanı doğru yola götürmek yerine insanların kafalarının karışmasına neden oluyor. bu durumun en önemli sebebi her iki tarafta karşı diğer tarafın kaynağına inanmıyor veya inanmak istemiyor.ne demek istedim. bizim evrim dersinde öğrenci diyor ki Yaratıcının gönderdiği kitapta böyle yazıyor , öğretmende o bilisel bir dergi değil dünyada bilim adamlaarı tarafıdan kabul görmüş bilimsel bir dergide yazsın inanayım diyor.bu durumda karşımıza 2. madde çıkıyor.
neyse biraz dağınık olabilir ama anlaşılabilir zannederim .
Yaratılış Düşüncesini ve Tanrının Olmadığı Düşüncesini Kabul Edecek Cesaretiniz, Cüretiniz Varmı.Yoksa eğer tartışma ortamı içerisinde size laf anlatmanın bir anlamı yokki.Olaya bu kadar bile bilimsel bakamıyorsan ara kademeleri yıl yıl getirsek ne fayda.inancınıza bişey diyen yok, inancınızı kendinize saklayın bilimi de bilim insanlarına bırakın.evrimcilerin çalışmalarını evrimcilere karşı kullanmaya kalkmayın.bir kere de kendiniz aksini ispatlayacak deneyler yapın ama gene o soruyu sormanız gerekecek.eniyisi bişey yapmayın boşverin gitsin.
Cevap, "hayır"dır! Çünkü araştırmalar göstermiştir ki, hayatın başlaması için yalnızca canlılarda bulunması gereken maddelerin biraraya gelmiş olması yeterli değildir. Yaşam için gerekli tüm proteinleri toplayıp bir deney tüpüne koysak yine de canlı bir hücre elde etmeyi başaramayız. Bu konuda yapılan tüm deneyler başarısız olmuştur. Bütün deney ve gözlemler ise hayatın ancak hayattan geldiğini göstermiştir. Hayatın cansız maddelerden çıktığı iddiası, bu bölümün en başında da belirttiğimiz gibi, sadece evrimcilerin hayallerinde yer alan, tüm gözlem ve deneylere aykırı bir masaldır.
:) HADI elinizde en modern labaratuarlar var,Bütün bu tezi savunanlar
bir araya gelin bir Hücre meydana getirin bu bir acik okumadir.
Yapin ben de tezinize katilayim.Söz!
Yazının yazarı (Şafak MERT) olarak şimdiye kadar yapılan yorumları okuyucuların insiyatifine bırakmayı uygun görmüştüm. Ancak doğrudan grubumuza yöneltilen sorularında gelmeye başlaması ile bir kaç şey yazma gereğini hissettim. Umarım tartışmaya bir katkısı olur.
Öncelikle iki şeyi belirteyim. Bu hızla verilmiş bir cevap olacağı için çok ayrıntılı bilgi içermeyecek. İkincisi ise bu işlerde felsefi bir zorluk olduğu gerçeği. Ortada gerçek bir bilimsel tartışmadan çok bir ret ve saldırı, bir de buna karşı gelişen anlatma çabası var ki bu çok sakat bir durum. Ben şahsen arkada yatan bir felsefe olmadan bir konuya bu kadar reddiyeci bir yaklaşım geliştirilebileceğini sanmıyorum. Bu nedenle evrim tartışmalarını salt bilimsel görmenin de doğru olmadığının altını önemle çiziyorum. Zira en azından şu kadarı açıktır ki hiç bir gerçek bilimsel tartışmada, her durumda söz konusu olguyu reddeden bir kitle ve bunlara ne demeye çalıştıklarını -üstelik de sanki çok pis bir şey yaparmışçasına suçlama altındayken- anlatmaya çalışan bir grup biliminsanı göremezsiniz.
Herneyse, biz yazımıza ve yöneltilen sorulara dönelim. Öncelikle yazıda gayet açık anlattığımı zannettiğim bazı şeylerin tartışılıyor olması ilginç. Belki de daha doğru düzgün bir yazı yazmam gerekiyor. O halde bilimsel çalışmalardan çıkan sonuçları maddeler halinde aktaralım:
1.Miller deneyi bir canlı yaratma deneyi değildir. Bu deney canlıları oluşturan bileşiklerin canlılar yokken de, yani doğal süreçlerce oluşturulup oluşturulamayacağı sorusuna yanıt bulmak için yapılmıştır. Zamanın bilgileri ışığında dünyanın atmosferinde 3,5 milyar yıl önce bulunduğu düşünülen gazların olduğu, volkanik faaliyetler ve yıldırım gibi elektrik boşalmalarının etkisi ve son olarak da deniz suyunun etkisini simüle eden bir deney düzeneğidir.
2.Böyle bir bilimsel deneyde, gündelik konuşma dilindeki anlamda başarılı veya başarısız sonuç diye bir şey yoktur. Bilimde deney yapılırken bir beklentiniz olabilir ancak hedefiniz(!) olamaz.
3.Bu nedenle miller deneyi eğer olumsuz sonuç verseydi, o deneyin koşullarında canlıları oluşturan moleküllerin meydana gelemediği sonucu çıkardı ki bu durumda şu görüşler oluşurdu; deney yanlış yapılmış olabilir, eski dünya koşullar yeterince bilinmiyor olabilir veya bu tür moleküllerin dünya dışı bir kaynağı olabilir. Elbetteki bu deneyin olumsuz çıkmasından şöyle bir sonuç çıkarmak da mümkündür, "bu iş olmadığına göre canlılar doğa üstü bir güç tarafından özel olarak yaratılmışlardır(!)". Ancak bilimsel deneylerden bu tür sonuçlar çıkmaz. Bu tür sonuçlar kişisel inançlardan çıkar ve olumsuz deney sonuçları görüldüğünde insanların içinin rahatlamasına sebep olur. Ancak unutulmaması gereken şey basit kimyasallarla yapılan bir deneyin olumsuz sonucunun tanrının varlığını ispatlama gücü olmadığıdır.
4.Deneyin olumlu sonuç vermesi ise basitçe şu sonucu ortaya koymuştur. Deney koşullarında canlıları oluşturan moleküller doğal süreçlerce oluşturulabilmektedirler. Bu durumda deneyin koşullarının doğadaki koşullara yeterince benzediğine emin olabilirsek bu moleküllerin kaynağına ilişkin iyi bir fikir sahibi olabiliriz. Ancak yine unutulmaması gereken şey buradan tanrının yokluğu sonucunun da çıkmayacağıdır. Çünkü bu deneyde sınanan şey tanrı değildir. İyisi mi, siz bu doğa üstü güçlerle ilgili düşünce, soru ve görüşlerinizi bu deneylerin sonuçlarını okurken hiç araya katmayın! Çünkü konu ile bir alakaları yok!
5.Miller-Urey deneyi canlıları oluşturan moleküllerin doğada ortaya çıkabileceğini kanıtladığı için çok önemli ve tarihi bir deneydir. Ancak bu moleküllerin sadece böyle oluştuğunu kanıtlamak gibi bir iddiası yoktur!
6.Bugün uzay çağının imkanları sayesinde güneş sistemini oluşturan ilkin maddeyi inceleyebiliyor ve hatta oluşmakta olan yeni güneş sistemlerini bile gözleyebiliyoruz. Yazıda bunlar var zaten. Bu çalışmalar bize ilkin dünya koşulları hakkında artık çok sağlam veriler üretmiştir. Bunlar kısaca şöyle özetlenebilir;
a)ilkin dünya atmosferi indirgen değildir ve çoğunlukla CO2(karbondioksit) ve N2(azot)'tan oluşur.
b)ilkin dünya koşullarında eser miktarda su bulunmaktadır ve dünyada şuanda bulunan su dış güneş sisteminden gelen kuyruklu yıldızların yoğun bombardımanı sonucunda taşınmıştır. Bugün de güneş sistemindeki suyun hemen hemen tamamı kuiper kuşağı ve dışındadır (plüton'un yörüngesinin de olduğu bölge ve daha dışarısı. yani dünyadaki su güneş sistemindeki toplam suyun çok önemsiz bir kısmıdır). Bu durumun güneş dışı gezegen sistemlerinde de böyle olduğu yapılan astronomik gözlemlerle anlaşılmıştır.
c)kuyruklu yıldızlar bol miktarda organik molekül, su ve CO2 içerirler. Dünyadaki suyun ve çok büyük olasılıkla organik moleküllerin kaynağının da kuyruklu yıldızlar olduğunu bir kere daha yineleyelim.
7.Tüm bunlar Miller deneyini başarılı veya başarısız kılmaz. Miller deneyi bir kilometre taşıdır. Son derece önemli bilgiler vermiştir.
8.Bugün elbette Miller deneyinde ortaya çıkan verilerden kabaca milyonlarca kat daha fazla veriye ve bilgiye sahibiz. Bunun da bizi korkutmasına veya bizbirimizi yalancılıkla suçlar hale getirmesine gerek yok.
Zannedersem bunlar şimdilik yeterli ancak ilginç bir şeyi aktarmadan geçemeyeceğim. Bugün -20 dolabında daha önceden hazırladığım bir NaN3 çözeltisini bulamadım. O kadar çok kimyasal ve malzeme vardı ki. İşte bunu bilen ve bilimcilerin genelde hiçbir şeyi atmayacak kadar takıntılı olduğunu hatırlayan bir grup bilim insanı Stanley Miller'ın buzdolabını karıştırmışlar! Ünlü deneyde elde ettiği sıvılarda yapılan analizler çok şaşırtıcı bir şey ortaya çıkarmış, Miller aslında tahmin ettiğinden çok daha fazla türde organik molekül üretmeyi başarmış! Ama zamanın şartları nedeniyle bunlar tespit edilememiş. Bu konuda NASA'nın ve Science dergisinin internet sayfalarına bakılabilir. Aslında bu tespit edememe durumu çok da şaşırtıcı değil, bu işler bugün de pek çoklarının zannettiği gibi çok kolay değil. Emek, para ve sabit fikirlerden arınmış geniş bir bilgi birikimi gerektiriyor.
Son olarak Özgür Aras benim bir arkadaşım. Kendisiyle birlikte Ankara'da bir dersanede 1,5 yıldan fazla beraber çalıştık. O fizik bense biyoloji öğretmeni olarak. Bir olayı hiç unutamam. Bir öğrenci velisi yurtdışından bizlere çikolata getirmiş. Öğretmenler odasında herkes bir tane alıp ağzına attı. Birden diğer fizik hocamız olan Servet bey ile bakışlarımız kesişti ve gülümsedik. Çünkü çikolatanın içi bol miktarda likörle dolu idi! Tam o sırada Özgür hoca içeri girdi ve "oooo neler varmış burda" diyerek bir tane çikolatayı ağzına atıverdi. Sonrasını tahmin etmişsinizdir. Bizim gülümseyen bakışlarımızın arasında hızla lavaboya koşup ağzındakini tükürdü. Elbette bundan rahatsız olmadık. Ama bilimsel gerçekler canımız öyle istediğinde veya biz onlara inanmadığımızda yok olmuyorlar, tükürmekle ortadan kaldırılamıyorlar. Özgür'ü severim gerçekten ama bir şeye sırf öyle inandık diye ebediyyen hep aynı noktadan baksaydık belki hala mağarada yatıyor olurduk.
En kısa zamanda daha açık ve ayrıntılı bir yazı yazma sözü vererek şimdilik bu kadar diyorum.
Sevgi ve bilimle kalın
Şafak Mert
Miller Deneyi, bu gazlarla tekrarlandığında ise hiç bir amino asit elde edilememiştir. Örneğin 1975 yılında Ferris ve Chen isimli iki biyokimyacı, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller’ın deneyini tekrarlamışlar, bir tek molekül amino asit bile elde edememişlerdir.
Stanley Miler’in deneyindeki ilkel dünya koşullarına aykırı bir diğer unsur da “soğuk tuzak” (cold trap) adı verilen mekanizmadır. Miller, deneyinde, bu mekanizmayı kullanarak, amino asitleri, oluştukları anda (parçalanmalarını engellemek amacıyla) ortamdan izole etmiştir. Oysaki, doğada böyle bir bilinçli ayırıcı mekanizma mevcut değildir. Nitekim Miller soğuk tuzak kullanmadan yaptığı deneylerde hiç bir amino asit elde edememiştir.
Amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemlerde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunduğu kesinleşmiştir. 3.5 milyar yaşında okside olmuş demir ve uranyum katmanlarının varlığı, bundan 3.5 milyar yıl önce atmosferde oksijen bulunduğunu ve bunun miktarının mevcut tüm organik yapıları parçalayıp yokedebilecek düzeyde olduğunu göstermiştir.(2) Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller Deneyi’ni tamamen geçersiz kılmaktadır. Eğer Miller, deneyinde oksijen kullanmış olsaydı hem metan hem amonyak, hem de amino asitler tamamen parçalanacaktı.
Miller Deneyi’nin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler de büyük miktarlarda oluşmuştur. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde, amino asitlerin bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları veya farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdır.
http://www.discovery.org/scripts/viewDB/filesDB-download.php?command=download&id=660
bilimi böyle sorgulayan kafalara sormak isterim, siz bu yaratıcıya inanırken ne tür kanıtlara sahipsiniz... tek bir tane örnek kanıt verirseniz sevinirim. gerçek kanıt ama. uyduruk düşüncelerinizi değil, bilimden o kadar çok şey isterken, kendi düşüncelerinize neden bir sorgulama yapmadan inanıyorsunuz.
harun yahya , beyefendisi ben söyledim öyledir diyor. bu güne kadar ne araştırma yapmış o belli değil. bu tip insanların inançlarında da samimi olduklarına inanmıyorum. inançlarında samimi olanların yalan yanlış kanıtlara ihtiyacı olmaz. onlar sadece inanırlar. o da onların bileceği bişey...
saygılarımla...
Saygılarımla
yasamin nasil ortaya ciktigini anladigimiz andan itibaren degil fare cikarmak, daha baska neler neler ortaya cikacak...
:)
u.